Tayfun Duran'ın uğraşılarını paylaştığı sanal mekan

‘Yazılar’ bölümündeki yazılar

18
Eyl

Defolup Gidin – Zeynep Oral köşe yazısı 13.09.2009

Yazılar bölümüne, Tayfun Duran ekledi.

Aşağıda, Zeynep Oral’ın 13.09.2009 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısı var.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

ZEYNEP ORAL

Defolup Gidin

Sel felaketinden sonra, 15 yıldır İstanbul’u, 7 yıldır ülkeyi yönetenlerin konuşmalarını, açıklamalarını dinledikçe utanç duydum. İnsanlığımdan utandım. İçimden hiçbir şey yazmak gelmedi. Kısa bir süre önce aldığım bir mektubu sizlerle paylaşıyorum:

“Oturumunuzu sonlandırmaya geldim.

Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim.

Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!!!

Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?

Bir parça vicdan da mı yok?

Atım kadar bile dindar değilsiniz!

Altın sizin yeni Tanrı’nız olmuş!

Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı!

Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?

Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz!

Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz!

Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız.

Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!

Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı!

Ve bu gücü de bana Tanrı verdi.

Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim.

Vay halinize!

Şimdi derhal defolun!!!

Acele edin rüşvetin köleleri!

Acele edin, gidin!

Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!.”

***

Yukarıdaki söylev, “demokrasinin beşiği” diye tanınan İngiltere’den… 1653 senesinin 20 Nisan günü, meclis çatısı altında kükreyerek nutuk atan General Oliver Cromwell’dir. Katılır ya da katılmazsınız, ama bu nutuk tarihi şekillendiren 50 konuşmadan biri sayılıyor.

Affedersiniz, siz ne sanmıştınız?

Zeynep Oral

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kaynaklar:
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=em&em=cu/cumhuriyet/w/c01.html

Yorumsuz »

2
Nis

Sesleniş…

Yazılar bölümüne, Tayfun Duran ekledi.

ugur_mumcuDağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi…

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

(25/8/1975 tarihli Cumhuriyet gazetesinden)

Uğur Mumcu

Yorumsuz »

14
Nis

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in 14 Nisan 2007 Cumartesi günü Ankara Tandoğan Meydanındaki Cumhuriyet Mitingi Konuşması

Yazılar bölümüne, Tayfun Duran ekledi.

Hoş geldiniz!

Birbirimizi özlemiştik.

Bir Ankara’ya geldiniz! Yedi metrelik duvarlarla örülmüş malikaneleri korku sardı. Korku medyanın plazalarından çıkıp gazete sayfalarını sararttı işgal edilen televizyon ekranlarını kararttı.

Bir Ankara’ya geldiniz! Vaşington ile Brüksel sarsıldı! 1988 yılında Türkiye’ye şubeleriyle yerlesen IMF ve Dünya Bankası bürolarının nefesleri kesildi.

Bir Ankara’ya geldiniz! Kurtla kuzu artık bir daha karışamayacak kadar açığa çıktı! Herkesin yeri belli oldu!

Bir geldiniz! Pir geldiniz! Hoş geldiniz!

* * *

Buradayız, büyük bir derneğin öncülüğüyle buradayız. Mustafa Kemal Atatürk’ü yaşatan Atatürkçü Düşünce Derneğini selamlıyoruz.

Bu derneğin başkanını, Amerikalı Bush’un “bizim oğlan” diyemediği paşaları, askerinin kafasına çuval geçirtme ayıbıyla ezilmemiş subayları, şehitlerimizi, gazilerimizi, bağımsız Türkiye’nin güvencesi Kemalist orduyu bağrımıza basıyoruz!

Buradayız! Üniversitelerimizin ışığıyla buradayız. Yabancı dilde iş görme kıskacına düşmüş, sözleşmeli asistanlık sistemiyle bağımsız bilim adamı yetiştirme gücüne darbe vurulmuş, dört bir taraftan gericiliğin ve emperyalizmin hizmetine sokulmaya çalışılan üniversitelerimizle buradayız. Kurumlarını gericiliğe, soros turuncusuna, emperyalizme teslim etmemek için direnen rektörlerimizi bağrımıza basıyoruz.

Buradayız! Yargı kurumlarımıza güvenimizle buradayız. Küresel çetelere karşı ülkemiz için, güçlüye karşı güçsüz için, hukuk devleti için direnen yargıçlarımızı bağrımıza basıyoruz.

“Babalar gibi satılan” fabrikalarımızın satışına “dur” diyen; topraklarımızın yabancılara ve çoktan memleketin yabancısı olmuşlara satılmasına “dur” diyen mahkemelerimizi selamlıyoruz.

Memleketin savunması ABD’nin eline bırakılmışsa,

Memleketin bütçesi IMF’ye teslim edilmişse,

Memleketin yönetimi Brüksel memurlarına terk edilmişse,

Türkiye sömürgeleştiriliyorsa,

Türkiye eyaletleştiriliyorsa,

Türkiye parçalanmak isteniyorsa,

Kemalist ordu konuşacak!

Üniversite konuşacak!

Yargı konuşacak!

İşçi, köylü, memur, esnaf…

Kadın-erkek, genç-yaşlı yollara düşecek, örgütlenecek.

Bağımsızlık bunu gerektirir!

Demokrasi bunu gerektirir!

Demokrasi, bağımsızlığın gerektirdikleridir.

* * *

Bir ateş denizine düştük.

Yanmaktan kurtulmak için bindirildiğimiz gemiler mumdan çıktı !

Özelleştirme gemisi mumdan çıktı. Hantal devletin yerini çevik hür teşebbüs alacaktı. İstihdam artacak; ülke zenginleşecek, fakirliği değil zenginliği bölüşecektik…

Oysa fabrikalarımız, telefon sistemlerimiz, petrol isletmelerimiz, madenlerimiz elimizden çıktı, tarlalarımız üretemez oldu. Sanayisizleştik, taşeron olduk. İşsizlikten kırıldık.

Dünyaya açılma gemisi mumdan çıktı. Biz dünyaya açılmadık, dünya bize açıldı! Meğer “dünya” dedikleri IMF-Dünya Bankası, bir avuç şirket, bir avuç banka ve ikide bir ürken piyasa dedikleri şeymiş.. “Dünya” dedikleri Vasington ile Brüksel’den ibaretmiş… Biz bu dünyaya açıldıkça, bu çetenin eline düştük…

Şimdi bankalarımız yoktur! En büyük bankalarımızın başına yabancı genel müdürler oturuyor. Simdi büyük mağazalarımız yoktur. Mağazalar yabancılarındır. Şimdi doğurgan tohumlarımız yoktur! Birkaç küresel şirketin sattığı, tohum adına yakışmayan kısır tohumlara mahkumuz…

Bütün bunları bırakın bir yana, simdi sütümüz ve yoğurdumuz yoktur. Küresel çeteleri doyurabilmek için çocuklarımızın boğazından kesmek zorunda kaldık.

Dünyaya açılmanın böylesi, emperyalizmin ağına takılı kalmaktır Bu, tek sözle sömürgeleşmektir.

Yerelleştirme gemisi mumdan çıktı Herşeyi yerele devredelim; yönetimi halka yakınlaştıralım dendi. Bu yapıldıkça yönetim halktan uzaklaştı…

Antalya’da, Çeşme-Alaçatıda çeşmelerden akan suyun sahibi Fransız – İngiliz şirketleri oldu! Urfa’nın içme suyunu Ankara değil, ama Şanlı Urfa da degil, Brüksel ihaleye çıkardı! Diyarbakır suyunun yönetimini Ankara değil, ama Diyarbakır da değil, Berlin üstlendi. Ankaradaki İller Bankası belediyelere uzak sayıldı; İller Bankasını yok edecek bir yasa hazırlandı. Belediyeler merkezi Brükseldeki bir bankanın insafına terk edildi.

Bu da yetmedi… Cumhuriyetin başından beri homurdanan mıntıkacılar, eyaletçiler, bölgeciler, çeyrek yüzyıldır ülkemizin eyaletleşmesi için ardı arkası kesilmeyen denemeler yaptılar. 12 Eylül’ün Amerikan mamulü 8 eyalet tutmadı; 25 yıl sonra AB’nin 12 eyalet modeli yürürlüğe girdi.

Türkiye önce 12, bunlar da kendi altında 26 bölgeye ayrıldı. İlk adımlar İzmir ve Mersinde atıldı. Danıştay bu anayasaya aykırı diyor; ilgililer anayasa mahkemesine başvurdu…

Çıkar sahipleri çok ama çok kızgınlar!

Çok kızgınlar! Çünkü ajans kılığındaki eyalet planı, önceki planlar gibi yine bozulacak.

Çok kızgınlar! Çünkü biz bu ateşten çıkmak için mumdan gemilere doluşmaktan vazgeçtik.

* * *

Bu mitinge hazırlanırken, son mumdan gemiyi de tanıdık!

Şimdi, bugünlerde, bizim buluşmamızı kastederek, bizlere demokrasi dersi veriyorlar.

Dini inançları afyon gibi kullanıp halkı yoksullaştırırken kendileri servet içinde yüzen din tacirleri, soros demokratlarıyla eleleler, tuhaf bir demokrasi tarif ediyorlar. Atlantiğin ötesinde yazılmış bir reçete okuyorlar. Bu reçetenin adı demokrasi projesidir. Demokrasi projesi Ukrayna’da, Gürcistan’da turuncu renkle zuhur etmişti; Irak’ta top-tüfekle işgal oldu!

Türkiyede Cumhuriyeti soykırım ayıbıyla lekelemeye uğraşanlar tarihte aradıklarını bulamayınca, katledilen aydınlarımızı kullanarak turuncu darbe provalarına soyundular. Turuncu demokrasi, ülkemizde, başına amerikan sefirinin geçip yürüdüğü cenazelerimizde, yeni moda küçük-yuvarlak dövizlerin ardından sırıttı! Sırıtması yüzünde dondu kaldı!

Amerikan mamulü turuncu demokrasi, karşımıza çıkarılan son mumdan gemidir.

Din tacirleriyle soros demokratlarına göre Bush demokrattır, Bolivarci Chavez darbeci…

Yabancı fonlardan beslenenler kendilerine demokrat diyorlar bize darbeci…

Biz darbeci değil, devrimciyiz. Bak burada turuncu yok, burası boydan boya al-bayrak…

“Siz farklısınız” dedikleri bizler, birbirimize gelin-damat olmuşuz. Biz tarihimizle, inançlarımızla, geçmişimizle, düşlerimizle “biz”iz… Bizim kaderimiz ortak…

Bizim derdimiz ortak… Biz birbirine “öteki” değiliz. Bizim “ötekimiz” bellidir: bize öteki olan, komşularımızın üstüne bomba yağdıran, öteye beriye tehditler savuran gerici batıdır; bunun emellerine hizmet eden işbirlikçilerdir.

Bugün, burada, Tandoğan meydanında, son mumdan gemi de erimiştir.

Biz din tacirliğini ve soros demokrasisini, demokrasiye ihanet sayıyoruz.

Biz bugün burada, cumhuriyet tarihimiz boyunca elimizden kayıp gidenlere üzülmeye son veriyoruz.

Biz bugün burada ulusal demokrasiyi, Türk demokrasisini inşa ediyoruz.

* * *

Çeyrek yüzyıllık karşı devrim darbesi, son adımını atıyor. Çankaya, meşruiyeti olmayan güçlere gayrimeşru biçimde açılmaya çalışılıyor.

Çankayayı zorlayan güçler gayrimeşrudur.

Halkın dörtte birinden destek almış bir iktidar, seçim dönemini tamamlamış, halka hesap verme zamanı gelmiş bir parlamento, ülkeyi yedi yıl temsil edecek cumhurbaşkanını seçmeye kalkışıyor.

Meşruiyet eksikliğini, beş yıldır, ABD ve AB menşeili odaklara yaslanarak kapatan bir iktidar, Cumhurbaşkanlığı’na aday göstermeye kalkışıyor.

Politikaları iflas etmiş, başarısız bir Başbakan Çankaya’ya çıkmaya çalışıyor.

Halkına karşı sevgisi olmayandan Cumhurbaşkanı olmaz.

Dış destekle ayakta duranlardan Cumhurbaşkanı olmaz!

Gizli gündemi olanlardan Cumhurbaşkanı olmaz.

Şeriat yanlılarından Cumhurbaşkanı olmaz.

Ülkemizin Cumhurbaşkanlığı üzerinde yürüyen mücadele, tam bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesinin zirve noktasıdır.

Her ne olursa olsun, Çankaya laiktir ve laik kalacaktır!

* * *

Simdi yanınızdaki çocuğun, kucağınızdaki bebeğin yanağına kocaman bir öpücük yapıştırın!

Yanınızda sevdikleriniz var. Birbirinize dikkatlice bir bakın!

Bastığınız toprağa bir daha basın… Aldığınız havayı içinize çekin!

İste bunlar için buradayız ve hep burada olacağız!

Çünkü:

Dört nala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Tek tek her birinizi, tüm kalbimle selamlıyorum.

Birgül Ayman Güler

14 nisan 2007
Tandoğan, Ankara
Cumhuriyet Mitingi Konuşması

Yorumsuz »